Giorgi Saakadze ve Aşk Uğrunda

Bu yazımda, Niyazi Ahmet’in (Banoğlu) yazdığı, muhtemelen çok az kişi tarafından bilinen Aşk Uğrunda adlı romanı üzerinde duracağım. Aşk Uğrunda, Ahmed Midhat Efendi’nin Gürcü Kızı yahut İntikam adlı kitabından sonra Türkçe yazılmış Gürcü temalı ikinci roman. Yazar bu romanın konusu üzerine yazdığı kısa önsözünde, “Aşk Uğrunda romanının kahramanı bir Kafkas hükümdarıdır” diyor. Ne var ki bu sözlerden, bir okur olarak kimden söz edildiğini anlamak mümkün olmuyor. Ardından romanı okumaya geçiyoruz ve roman, “Daha ayılmadı mı?” sözleriyle başlıyor. Bu sözlerle karşımıza çıkan ilk roman kişisi, “Kafkas hükümdarı” değil, İran hükümdarı Şah Abbas… Bu sorusuna cevap olarak veziri şaha, simyacısının bu işle meşgul olduğunu ve bir saate kalmaz ayılacağını söylüyor. “Yedi gündür. Kızcağız açlıktan ölecek” diyor şah. Bu başlangıç, bir okur olarak bizde yeterli merakı uyandırıyor ve romanı okumaya devam ediyoruz.

Giorgi_Saakadze
Giorgi Saakadze’nin 1626’da İstanbul’da Pietro della Vale tarafından yapılmış portresi

Yazarın romanın hemen başında önümüze serdiği mekânda, henüz ayılmamış olan kişi dışında bir cüce, bir de simyacı yer alıyor. Simyacı Mirza Nasır, kızı ayıltmak için her türlü yola başvuruyor, her türlü ilacı kullanıyor, ama kızı ayıltamıyor. Cüce Maksut ise, olup biteni izliyor. Bu arada baygın haldeki kızın adının Tamara, güzelliğinin dillere destan olduğunu öğreniyoruz. Sedirde yatan Tamara’nın güzelliğini yazar bize şöyle betimliyor: “İpek gibi saçları dağılmış, küme küme, tutam tutam vücudunun her tarafına yayılmıştı. Yüzünün solgunluğu ona başka bir güzellik veriyordu. Tek bir kırışığı olmıyan yüzü, bir ay parçası gibiydi. Fakat bu ay, şimdi karabulutlar arasında kaybolmak üzere olan hüzünlü gecenin ayı kadar sönüktü.” (s. 7)

şah abbas
Şah Abbas’ın Dominicus Custos tarafından yapılan baskı portresi

Tamara tam ayılıyorken, Cüce Maksut şahın sarayında fevkalade hadiselerin cereyan etmekte olduğunu fark ediyor ve simyacıya kızı da alarak saraydan kaçmayı teklif ediyor. Cüce Maksut sarayı Gürcülerin bastığını düşünüyor; çünkü Teimuraz’ın kaçırılmış olması yetmiyormuş gibi, bu kez Kafkasya’nın en güzel kızı İran’a kaçırılmıştır. “Gürcistan milleti harpten, ölümden korkmaz” diyor Cüce Maksut ve sarayı saran Gürcülerin başında Muğrav olduğunu düşünüyor. Tamara’nın tarihsel bir kişilik olduğuna dair bir ipucu yok romanda, ama Muğrav, yazarın romana yazdığı önsözdeki “bir Kafkas hükümdarı” dediği kişi ve gerçekte, ünlü Gürcü komutan Giorgi Saakadze’den başkası değil. Romanın önsözünde adı muğlak bu figür, romanın ilerleyen kısmında şaha yazdığı mektubu “Deli Kral Görki Saakaze” olarak imzalayınca, gerçek tarihsel kişiliğe bürünüyor (s. 44).

ketevan
Kraliçe Ketevan’ın Mihail Sabinin tarafından yapılmış resmi.

Niyazi Ahmet kitabın önsözünde “Ben, romanın vesikalarını Gürcüce tarih metinlerinden ve Osmanlı tarihinden toplıyarak bir araya getirdiğim vakit, ilave edecek bir şey bulamadım” diyor. Roman gerçekten de büyük ölçüde tarihi kişilikler üzerine kurulu. Giorgi Saakadze ve 1625-1632 arasında hüküm süren Kral Teimuraz’dan sonra Kraliçe Ketevan romanda karşımıza çıkan önemli figürlerden biri oluyor. Kraliçe Ketevan, Kral Teimuraz’ın annesi ve Şah Abbas tarafından rehin tutuluyor. Tarihi gerçekliğe uygun olarak romanda Ketevan, Şah Abbas tarafından işkenceyle öldürtülüyor.

Ancak Ketevan öldürülmeden önce Osmanlı padişahına mektup yazıyor ve romanın başlarında, Rahim ve Mehmet adlarında kraliçenin mektubunu götüren iki roman kişisiyle karşılaşıyoruz. Mektubun metni ise, romanın büyük bölümünü okuduktan sonra karşımıza çıkıyor (s. 77). “Büyük hünkâr, siz ki Gürcistan’ı himayenize almış bir hükümdarsınız” diye başlıyor mektup ve mektubun bir yerinde “Gürcistan, Türklerin istilalarında zarardan çok kâr görmüştür” deniyor. Niyazi Ahmet bütün roman boyunca Gürcüler ile Türkler arasındaki dostluklara vurgu yapıp, romanın Gürcü ve Türk kahramanları adeta kol kola olayların içine sürüklüyor.

Tarihsel anlatılarda Şah Abbas’ın Ketevan’ın İslam dinini kabul etmemesi yüzünden işkenceyle öldürttüğü belirtiliyor. Niyazi Ahmet bunun yerine Şah Abbas’ın Ketevan ve maiyetini öldürmesinin sebebi olarak Gürcülüğü bırakmasını istemesi, kraliçenin de bunun kabul etmemesi olarak gösteriyor. Burada Gürcülükten kasıt Ortodoks Hıristiyanlık olsa da yazar bunu bu şekilde ifade etmiyor. Romanda Ketevan ile yanındaki din adamı arasında bu konuda şöyle bir diyalog geçiyor (s. 93):
– Sebebi nedir? Sevgili evlat…
– Sebep Gürcü olmamız. Şah Abbas, Gürcülüğü bırakmazsak bizi öldürecek.
Bunun üzerine papaz kraliçenin ne cevap vermiş olduğunu merak ediyor. Kraliçe şaha verdiği cevabı din adamına tekrarlıyor:
– Biz Gürcistan için yaratıldık. Gürcistan için öleceğiz, dedim.”

Bu sözleri duyan yaşlı din adamı “Gmerto, gmerto!” diyerek iniliyor. Yazar romanda birkaç yerde yine tanrı anlamına gelen Gürcüce “ğmerti” (seslenme hali ğmerto) kelimesini kullanıyor. Ketevan şahın celladı tarafından belden üstü çıplak biçimde masaya yatırılıyor ve kızgın şişlerle kraliçenin vücudu dağlanıyor, kerpetenle tırnakları sökülüyor. Kraliçeye arada “Kabul ediyor musunuz?” diye soruluyor. Kraliçe etmiyor ve bu işkencede ölüyor.

queen-ketevan
Lizbon’daki Converto da Graça’da Ketevan’a işkence sahnesini gösteren fresk

Romanda tarihsel gerçekliklerle bağının ne olduğunu çözemediğim pek çok Türk figür var. Bunların içinde en önemli figür, romanda Karaoğlan, Serdengeçti ya da Osman olarak anılan kişidir. Karaoğlan’ın arkadaşı Yadigâr da önemli bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki roman kişisi, Osmanlı Devleti’ne ihanet eden Abaza Mehmed Paşa’ya karşı, hatta onun düşmanı olmalarıyla tanınıyor. Sonra Muğrav’ın da mücadele arkadaşları haline geliyorlar. Erzurum beylerbeyi olan Abaza Mehmed Paşa, Osmanlı padişahı Genç Osman’ın öldürülmesinin intikamını alma gerekçesiyle ayaklanmış, uzun süre merkezi yönetimi uğraştırmış biri. Romanda bu tarihsel olay büyük yer tutuyor ve Abaza Paşa’yı teslim alan Hüsrev Paşa ile ikincil sayılabilecek figürler yazar tarafından romanda uzun uzun anlatılıyor. Romanın Türk okuru gözetilerek kaleme alındığını, bundan dolayı da Osmanlı tarihiyle ilintili olaylara uzunca yer verilmiş olabileceğini söyleyebiliriz.

437px-Murad_IV_minature
Levni’nin IV. Murad minyatürü

Romanın daha başlangıcında yazar Gürcistan’ın tarihsel manzarasını çiziyor. “Gürcistan keşmekeş içinde idi. Her mıntıkada bir krallık kurulmuş, her kral vatandaşı ile savaşıyordu” diyor. Yazar, ülke bu şartlardayken Şah Abbas’ın aklına estiği vakit Gürcistan’a ordu gönderdiğini ve binlerce insanı kılıçtan geçirdiğini yazıyor. Kral Teimuraz için “Gürcistan’ın asil kral ailesinden Teymuraz kaçırılmış, senelerce İran sarayında saklandıktan, Acem terbiyesi verildikten sonra kral nasbedilmişti” diye yazan Niyazi Ahmet, bu olayların 1626 yılında cereyan ettiğini belirtiyor ve Gürcistan’ı “bu cennet diyar, bir gün rahat yüzü görmemişti” diye tanıtıyor (s.14). Yazar bu tarihsel arka planı bir bakıma Giorgi Saakadze’nin gözünden görüyor. “Muğrav tarihin kanlı sayfalarını okur gibi gözlerini bahçenin loş gölgelerine dikerek düşündü” diyor. Romanın bu kısmında, simyacının ayıltmaya çalıştığı Tamara’nın Muğrav’ın kayınbiraderi Zurab’ın sevgilisi olduğunu, Muğrav’ın kızı kaçırdığını, “Tamara’nın aşkının içini bürüdüğünü” öğreniyoruz. Romanda evli olan Giorgi Saakadze’nin Tamara’ya âşık olduğunu, onu kaçırıp bir köyde bir aileye emanet ettiğini öğreniyoruz. Yazar Giorgi Saakadze’yi bir yerde “Tamara için taç ve tahtını bırakmış olan koca hükümdar” olarak anıyor (s. 126). Tamara ise daha sonra İranlılar tarafından kaçırılıyor.

Giorgi_Saakadze_the_Grand_Mouravi
Giorgi Saakadze’nin çizeri bilinmeyen bir portresi

Tarihsel gerçeklikte olduğu gibi Muğrav bu romanda da muğlak bir kişiliğe sahip. Hem Şah Abbas için çalışıyor, hem de Şah Abbas’tan intikam almak için kendi komutasında Gürcistan’a sefere çıkan İran ordusunu pusuya düşürüyor. Romanda Kraliçe Ketevan, Muğrav’a yazdığı mektupta onun yurdu için çalıştığını bildiğini söylüyor ve birlik olmaya davet ediyor. Ketevan’ın ağzından bir yurtsever olduğunu öğrendiğimiz Muğrav, İran’dan Gürcistan’a, Gürcistan’dan Osmanlı topraklarına savrulup duruyor. İran’da giriştiği mücadelede Karaoğlan ile Yadigâr’ı yanında görüyoruz. Romandaki Türk kahramanlar Ketevan’ın şahın elinde tutsak olmasını kabul edemiyor ve “Gürcü milletine yardım etmek” istiyor.

Romanda önemli olaylar üzerine kahramanların mektuplar yazdığını görüyoruz. Muğrav Osmanlı padişahı IV. Murad’a mektup yazıyor ve ondan “imdat” istiyor. Padişah da onun mektubuna cevap veriyor. Daha önce de Kraliçe Ketevan’ın hünkara mektup yazdığını biliyoruz. Başka bir olayda Muğrav, şahın önemli komutanı Karaciğay Han’ın tuzağına düşünce İran’dan kaçmak zorunda kalmasını Şah Abbas’a mektup yazarak anlatıyor. Muğrav bu önemli olayları yaşarken bir yandan da yana yakıla sevdiği kadını, Tamara’yı arıyor. Muğrav’ın dostlarından olan Karaoğlan’ın da aklı fikri, sevdiği kadın olan Güllü’dedir. Bir yiğit olarak Karaoğlan arkasına bakmadan onu geride bırakıyor, ama kalbine yenik düşüyor.

Niyazi Ahmet, önsözde bir muamma gibi söz ettiği Kafkas kralının hayatını “Muğrav’ın Hayatı” adı altındaki bir başlıkta gözlerimizin önüne seriyor. Bu satırlarla Girogi Saakadze’nin ya da Muğrav’ın kim olduğunu, nasıl bir hayatın içinden geldiğini öğreniyoruz. Tarihsel gerçeklikte olduğu gibi romanda da Muğrav’ın ikili oynaması üzerine Şah Abbas onu ortadan kaldırmaya karar veriyor. Ancak Muğrav’ı bulup öldürmesi mümkün olmuyor ve yanında rehin tuttuğu oğlu Paata’yı öldürterek başını Muğrav’a yolluyor. Ketevan’ın işkenceyle öldürülmesinden sonra romandaki en trajik olaylardan biri, tarihsel olaya uygun biçimde Paata’nın başının kesilerek öldürülmesidir. Üstelik romanda Muğrav oğlunun öldürüleceğini bildiğini söylüyor. Muğrav, Şah Abbas’ın onu öldürmekle görevlendirdiği eski hasmı Karaciğay Han’ı öldürdükten sonra, kendisine “Niçin böyle mahzunsun?” diye soran arkadaşlarına şöyle diyor:
– Yadigâr, dedi, intikamımı aldım. Fakat şunu bil ki Şah Abbas da intikamını alacak. Hayatta en sevdiğim oğlumu öldürecek.”

teimuraz
Kral I. Teimuraz ve karısı Horeşan, Katolik misyoner Teramo Cristoforo Castelli’nin albümünden

İran’da saraydan kaçırılan Tamara’nın Abaza Paşa’nın eline geçtiği, sonra da Kağızman’da bir kiliseye yollandığını öğreniyoruz (s. 126). Bu arada romanda Güli, Güllü ve Gülizar olarak geçen ve Karaoğlan’ın sevdiği kız da kaçırılmıştır. İki kahraman sevdiği kadınları bulmak için yollara düşüyor. Muğrav Kağızman’a kiliseye gidiyor ve bir rahibeye Tamara’nın nerede olduğunu soruyor. Rahibe katiyen cevap vermiyor ve buna öfkelenen Muğrav kılıcını çekerek kadını öldürüyor. Bu sahneyi yazar bize şöyle anlatıyor:
“Muğrav bu küstah rahibeyi fazla söyletemezdi. Şimşek süratiyle kılıcını kınında sıyırdığı gibi rahibenin beline uluorta havale etti. Vücut bir anda ikiye ayrılmıştı. Rahibenin son sözü şu olmuştu:
– Muğrav!
Muğrav, bir çılgın gibi yüzüstü kalan yarım vücudu kolları arasına aldı. Evet, Tamara idi.
Kan ayaklarını ıslatıyor”du (s. 127).

Bu kadar acımasız olan, kendisinin sorduğu soruya cevap vermediği için bir rahibeyi kılıcıyla belinden ikiye ayıran Muğrav’ı yazar romanın sonunda adeta bir bilgeye dönüştürüyor. Ancak buna geçmeden önce romanda Muğrav’dan sonra ikinci kahraman rolü verilen Karaoğlan’a dönelim.

Karaoğlan kaçırılmış olan sevgilisi Güli’yi almak için gizlice Abaza Paşa’nın kalesine giriyor. Orada eskiden kendisinde gözü olan Zehra’yla karşılaşıyor, ama Zehra’ya yüz vermiyor. Karaoğlan, erkek elbisesi giydirilmiş Güli’yi kaleden atıyla gizlice kaçırıyorken,  Zehra “Hain kaçtı. Onu bırakmayınız!” diye bağırıyor. Bunun üzerine Karaoğlan’ın eski amansız düşmanı Selman “Alçak!” diye bağırarak Karaoğlan’ın peşine düşüyor. Kale kapısında Karaoğlan ve Güli öldürülüyor. Atından yere düşen iki sevgilinin son sözleri şöyledir:
– Güli…
– Osman…
– Güli, beni unutma. Seni seviyordum, Güli…
Selman ikisinin başına dikilince, Güli ona “Alçak sensin!” demeyi de başarıyor (s. 128) ve Güli’nin de göz kapakları orada kapanıyor.

Artık romanın son sayfalarına geliyoruz. Hüsrev Paşa, Abaza Paşa’yı teslim alıyor. Osmanlı padişahı IV. Murad Muğrav’a kendi eliyle hilat giydiriyor ve Karaman’a mirmiran atıyor. Muğrav Müslüman olarak “Karaman Mirmiranı Mehmet” oluyor. Yazar burada Giorgi Saakadze için “İslâm dini kabul etmişti. Fakat İslam olmuş muydu?” diyerek okuru tarihi bir soruyla yüz yüze bırakıyor (s 129). Buna cevaben yazar “Bunu kimse bilmiyor” dese de başka bir referansa yöneliyor. Dipnotta Muğrav’ın Farisi şiirini not düşüyor:

“Meykeşem bade mihurem be pilâv
Heyetem şut ezen sebep çün gâv
Men ne gebrem, ne müslimem, ne cehut.”

Yani Karaman Mirmiranı Muğrav, yazarın açıklamasıyla söylersek, “rakıyı pilâvla içmek suretiyle öküz yetiştiğini, ne islâm, ne hıristiyan olduğunu söylüyordu.”

niyazi ahmet
Aşk Uğrunda adlı romanın yazarı Niyazi Ahmet

Osmanlı hizmetine girmiş olan Giorgi Saakadze, yazara göre “Konya ovalarında dilber Gürcü kızlarının başlarını traş ederek çıplak at üzerinde koşturuyordu (s. 128). Saakadze, etraftaki herkesin sevgisini kazanmasına karşın, Hüsrev Paşa’nın kinine maruz kalıyor. Hüsrev Paşa Muğrav’ı düzmece ihanetle suçlayıp onu hapsettiriyor. Muğrav’ın öldürüleceğini bilen köy delikanlıları Giorgi Saakadze’yi kurtarmaya karar veriyorlar. Bu kurtarıcıların başında, yazarın ifadeleriyle söylersek, “genç bir Gürcü kızı vardı. Başı tıraş edilmiş, at üstünde bir rüzgâr gibi uçan bu genç kız, çok az Türkçe biliyordu.” Bu genç kız gece vakti nöbetçiyi de kandırarak Muğrav’ın yanına gidiyor. Ne var ki, Türk topraklarında daha rahat ettiğini söyleyen Muğrav, kurtarılmak istemiyor ve şöyle diyor: “Hayır, artık ölmeliyim!”
Sonunda Hüsrev Paşa, Muğrav’ı celladın karşısına çıkarıyor ve cellada onu öldürmesi için emrini veriyor:
“Muğrav geri döndü. Arkasında boyunları bükük akrabalarına, karısına, oğlu Paata’ya baktı. Gözleri yaşarmıştı.
Ellerini kaldırdı.
– Sevgili evlâdım, sevgili dostlarım, dedi. Ben belki cezamı çekiyorum. Milletime ihanet ettim. Orada ölmeliydim. Fakat siz benim yüzümden öleceksiniz…” diyor (s. 128).

IMG-3983

Yazar bir hata yaparak romanın sonunda, daha önce Şah Abbas tarafından başı kesilerek öldürülen Paata’yı hayatta gösteriyor. Giorgi Sakadze’nin yanında olan ve kendisiyle birlikte öldürülen oğlunun adı Avtandil. Yazar, Giorgi Saakadze’nin ağzından milletine ihanet etmiş biri olduğunu söylerken, oğlunun ağzından “Sen kahraman bir adamdın” diyerek okuru ikilem içinde bırakıyor ya da Giorgi Saakadze’nin milletine ihanet etmiş biri mi, yoksa bir kahraman mı olduğu kararını okura bırakıyor.

Screenshot 2018-10-17 22.30.28

Niyazi Ahmet’in Aşk Uğrunda adlı romanı, büyük boy ve çift sütun üzerine basılmış bir kitap. 1941 yılında kitap haline getirilen bu roman büyük bir olasılıkla, özellikle diline bakıldığında, daha önce bir gazetede (Vakit gazetesi olabilir) tefrika edilmiş olabilir. Niyazi Ahmet’in tefrika edilmiş çeviri ya da telif romanlarının yıllar sonra kitap olarak basıldığını başka örneklerden biliyoruz. Bilindiği gibi Giorgi Saakadze üzerine ilk roman, Stalin’in talimatıyla Simon Kvariani tarafından yazılmış ve Didi Mouravi adıyla 1937 yılında yayımlanmıştı (Muğrav adı “Mouravi”den geliyor). Bu roman Giorgi Saakadze: Büyük Savaşçı adıyla Türkçeye de çevrilmişti. Niyazi Ahmet’in Aşk Uğrunda adlı romanı eğer 1937 yılından önce herhangi bir gazetede tefrika edilmişse, o zaman bu roman Giorgi Saakadze üzerine yazılmış ilk roman olabilir. Ne var ki, bunun böyle olup olmadığını henüz bilmiyoruz.

PARNA-BEKA ÇİLAŞVİLİ

Reklamlar

Giorgi Saakadze ve Aşk Uğrunda’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s